19
19
Michiel Loonen: Self-Composed
Üç yaşında piyano çalmaya başlayan ve kısa süre sonra kendi parçalarını yazan Michiel Francis Loonen, 17 yaşında bir festivalde keşfedilerek modelliğe adım attı. Bugün beste yapıyor, modellik kariyerini sürdürüyor ve Zeger Garré ile birlikte filmler yönetiyor. İşini ciddiye alıyor ama kendini fazla ciddiye almıyor. Çekimler arasında hem kendisini hem de ekibi rahatlatmak için kötü şakalar yapan da genellikle o oluyor.
Yazar Kumru Yaren Cengiz
Üç yaşında bir piyano. On dört yıl sonra bir festival ve hiç beklemediği bir modellik teklifi. Ardından Belçika’dan Los Angeles ve New York’a, oradan dünyanın farklı yerlerindeki setlere uzanan on üç yıl. Michiel Francis Loonen’ın hayatında bütün bunlardan önce gelen ve hiç değişmeyen şey ise kendi müziğini yapma isteği. Piyano derslerinin alışıldık düzeni ona pek uygun değildi. Önüne konan parçaları notası notasına çalmak kısa sürede sıkıcı geldi. Kendi küçük noktürnlerini ve şarkılarını yazmaya başladı. Klasik eğitimden Chopin, Mozart ve güçlü bir teknik kaldı. Söyleneni olduğu gibi yapmama alışkanlığı da.
Modellik hayatına tesadüfen girdi. Bugün moda dünyasının yalnızca bir yüz değil, o yüzün arkasında anlatacak bir şeyi olan kişiyi aradığını düşünüyor. Loonen’ın durumunda bu, modellik kariyerine sonradan eklenmiş bir özellik değil. Piyano, kameradan on dört yıl önce oradaydı. Müziğinin etrafında hazırladığı filmleri Zeger Garré ile birlikte geliştiriyor ve yönetiyor. Loonen’a göre kamerayı kullanmayı bilmekle bir fikri gerçekten anlamak aynı şey değil. Garré, Loonen daha anlatmayı bitirmeden bir fikrin nereye gideceğini görebilen isim.
Belçika ona disiplin ve ölçü, Los Angeles bir şeyler kurabileceği alan, New York ise iyi gelen bir huzursuzluk vermiş. İş dışında beklentileri daha basit: iyi bir espresso, gerçekten çalışmadığı bir tatil, akortlu bir piyano ve İstanbul’da sarımsaklı yoğurtla acılı tereyağına bulanmış bir tabak mantı.
![]() |
![]() |
Önüne konanı olduğu gibi yapmak çocukken bile sana sıkıcı gelmiş. Bugün bir işi gerçekten kendine ait hissetmen için onda neyi değiştirmen gerekiyor?
Üç yaşımda bile bu konuda fikrim netti. Önüme bir nota konduğunda, “Güzel ama ben bunu biraz değiştireyim,” diye düşünürdüm. Şimdi daha az asi, biraz daha düzenliyim ama temel mesele değişmedi. Bir projede kendi başıma alabileceğim küçücük bir karar olsun, bana yetiyor. Hiç hareket alanı yoksa kendimi sanatçı gibi değil, iyi giyimli bir çalışan gibi hissediyorum.
Moda dünyasının artık yalnızca bir yüz değil, o yüzün arkasındaki kişiyi de aradığını söylüyorsun. Sence sektör gerçekten o kişiyi mi merak ediyor, ondan anlatılabilir bir kimlik yaratmasını mı bekliyor?
Bence ikisini de istiyor ama hangisini daha çok istediğine karar verememiş gibi. Ağustosta insanlara yün giydirmeyi iyi fikir sanan bir sektör için çok şaşırtıcı değil. Gerçekten merak ettikleri de oluyor, bundan şüphem yok. Ama bir yandan seni bir kalıba sığdırmaları gerekiyor. Bu yüzden herkes ne kadar “sahicilikten” söz ederse etsin, nasıl sunulacağın üzerinde mutlaka biraz oynanıyor.
![]() |
![]() |
Bu videoda hangi besteni dinliyoruz? Parçayı yalnızca kaydetmek yerine filme dönüştürmek istemenin nedeni neydi?
Kendi bestelerimden Fragments’ı dinliyoruz. Uzun süredir aklımdaydı. Bazı parçalar akşam yemeğinde fonda çalmakla yetinebilir. Bu parça ise ille de kendine ait bir film istiyordu. Ben de kafamın içindeki bir parçayla daha fazla tartışmayıp onun istediğini yaptım.
Videonun siyah beyaz, parçalı ve yansımalarla ilerleyen bir dili var. Hangi görsel referanslardan yola çıktınız?
Açıkçası özenle hazırlanmış bir moodboard’umuz yoktu. Cam ve yansımalarla çekim sırasında denemeler yaptık. Kamerayı farklı açılardan cama çevirip ortaya ne çıkacağına baktık. Zeger’in de benim de beni hiçbir zaman tek parça, net bir görüntü halinde göstermemek hoşumuza gitti. Hep bir parça, bir yansıma, tamamlanmamış bir şey var. Çekim ve kurgu ise tamamen Zeger’in işi. Onun kafası gerçekten başka türlü çalışıyor.
![]() |
![]() |
Yıllardır kamera karşısında olman, bu kez kendini nasıl göstermek istediğini etkiledi mi?
Kesinlikle etkiledi. On yıldan fazladır kamera karşısında benden hep son derece derli toplu ama bunu hiç çaba harcamadan yapıyormuş gibi görünmem bekleniyor. Bu kez poz verirken değil, çalarken görünmek istedim. Kameraya hazırlanmış gibi değil de kamera bir anda içeri girmiş ve beni doğal akışta yakalamış gibi.
Zeger Garré ile yönetmenliği birlikte üstleniyorsunuz. Kamera, performans ve kurguya ilişkin kararları nasıl paylaştınız? Sürecin ne kadarı önceden planlandı, ne kadarı çekim sırasında şekillendi?
Elimizde sahne sahne hazırlanmış bir plan yoktu. Zeger kamera ve kadraj, ben performans ve müzik tarafına daha yakınım. Ama işin içinde sınırlar birbirine karışıyor. Sürekli birbirimizin lafına giriyoruz ve bir şekilde bu hep işe yarıyor. Zeger’le çalışmanın en iyi yanı, aklımdakini uzun uzun anlatmak zorunda kalmamam. Ne yapmak istediğimi hemen anlıyor ve çekimi oradan kuruyor. Zaten önceden plan yapan insanlar değiliz. Çoğu zaman çekimi aynı gün, yoldayken konuşuyoruz. “Gidince bakarız,” diyoruz. Çekim listesi yok, B planı yok. Birkaç kıyafet ve kamerayı alıp gerisini güne bırakıyoruz. En sevdiğimiz anlar da çoğu zaman planladıklarımız değil, kendiliğinden çıkanlar oluyor. Bu çekimde de konser salonunun kendisi ve oradaki müzik bize yön verdi.
Moda Editörü: Zeger Garré ve Michiel Francis Loonen
Prodüksiyon Direktörü: Loftstudio85
Talent/Model: Michiel Francis Loonen
Videographer: Zeger Garré





